25.09.2018

TÜRKİYE’NİN ÜZERİNDEKİ SİS PERDESİ

Dünya’nın dengeleri son birkaç yüz yıldır değişiyor gibi görünse de,
Bazen çok kutuplu, bazen çift kutuplu, bazen de tek kutuplu gibi algılansa da işin esasında iki büyük denge yapısının var olduğuna inanıyorum.
 
Kabaca, “Doğu-Batı Dengesi” diyebilirim.
 
Bu denge unsurları içerisinde zaman zaman farklı ülkeler ve birlikler bulunsa da, ana yapılarının, iki büyük siyasi ve ekonomik varlığı ortaya koyduğunu düşünüyorum.
 
Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş süreçlerinde farklı gruplaşmalar görülmekle birlikte, son tahlilde, geldiğimiz noktada,
 
“Batı” denildiğinde; ABD, AB ve İsrail’in (Orta Doğu’da olmasına rağmen) başrol oynadığını,
“Doğu” denildiğinde ise; Rusya, Çin ve İran’ın ön planda olduğunu söyleyebilirim.
 
Dünyadaki asıl güçler savaşının, Doğu-Batı savaşından kaynaklandığını, diğer detayların tamamının bu savaşın birer alt unsuru olduğunu ifade etmek isterim.
 
Tarihsel kökenleri olan bu büyük savaşın kültürel ve siyasal derin kodları olduğunu da ayrıca belirtmemde yarar var.
 
Kabaca, “Batı”, akılcı bir temelde yükselirken, son zamanlardaki ilerleme emarelerine rağmen, “Doğu”, teorik yanlışlarla; duyguların, istemsiz ve sistemsiz davranışların ağırlığı altında geride kalmıştır.
 
Batı’daki, akla dayalı, bilimsel ve teknolojik gelişmeler Doğu’nun hammaddelerine ihtiyaç doğurmuş, bu gelişmeler, Batı’nın hedefine, Doğu’daki hammadde ve enerji kaynaklarına sahip coğrafyaları oturtmuştur.
 
Özellikle Ortadoğu ve Ön-Orta Asya (Türk Cumhuriyetleri) bölgelerindeki kaynaklar Batı’nın hep iştahını kabartmış ve bu bölgeleri Batı’nın oyun alanı haline getirmiştir.
 
Atatürk, bu durumu açıklamak için  I. Dünya Savaşı konusunda şöyle der: “Biz Küçük Asya’da ticari menfaatler arayan merkezî Avrupa Devletleri’nin Yakındoğu ihtiraslarıyla bu savaşa sürüklendik”.
 
Osmanlı’nın akıldan uzaklaşması döneminde tüm stratejilerini bu kaynaklara ve kaynakların coğrafyasına dönük kurgulayan Batı, ilerleyen süreçlerde, I. Dünya Savaşı dahil olmak üzere, çeşitli savaşlar ve oyunlarla, önce Osmanlı’yı, sonrasında da Sovyetler Birliği’ni dağıtarak emeline büyük oranda ulaşmış,
 
Toprak işgal etmeden, ancak, yönetimleri ele geçirerek; küresel devasa şirketlerini ve para kaynaklarını operasyonlarının merkezine yerleştirerek hedef coğrafyalarını yönetir hale gelmişlerdir.
 
Kendilerini gerek kaynaklar, gerekse fiziki güvenlik anlamında güvende hissedene kadar da söz konusu coğrafyalardaki eylem ve oyunlarını sürdüreceklerdir.
 
Türkiye’nin konumu, tam da bu coğrafyaların; fiziki, kültürel ve siyasi olarak ele geçirilmesi için jeopolitik olarak çok önemli bir merkezi işaret etmektedir.
 
Türkiye halledilmeden (sorunsuz piyonlarla yönetilmeden veya parçalanarak kurşun-askerlerin yönetimine verilmeden) Batı, bu topraklarda huzur bulamayacaktır.
 
Doğu ise, kendisine daha yakın olan bu coğrafyanın ve kaynaklarının kontrolünden çıkmasına veya karşı kampın geri dönülmez bir üstünlük elde etmesine razı olmayacak, elindeki tüm güçleriyle bu durumun gerçekleşmesine engel olacaktır.
 
“Bunu yaparken, Türkiye’nin bütünlüğü gibi bir kaygıları olacağı” anlamında algılanmasın yazdıklarım.
 
Kendi kontrollerinde gelişmesi hedefiyle güç ortaya koyacaklardır.
 
Bu noktada, Türkiye’nin;
 
Çok akılcı çıkarımlar ortaya koyması, bu iki büyük denge unsuruyla tarihinden de aldığı güçle zekice stratejiler geliştirmesi ve o stratejilere uygun politikalar üretmesi,
 
Batı’nın maşası, Doğu’nun oyuncağı olmadan,
İslam alemine liderlik yapma heveslerine kapılmadan,
 
Gücünü bilerek,
Gerçekleri görerek,
Gücünü kendinden alarak,
Diplomasi birikimini kullanarak,
 
Hareket etmesi gerekmektedir.
 
Başlıktaki, “Türkiye’nin Üzerindeki Sis Perdesi” tabiri işte tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
 
İktidar ve iktidarın başı, Sünni İslam yolunda bir coğrafyanın; lideri, halifesi olma hevesiyle, günübirlik, hatta zaman zaman anlık politikalar geliştirmekte, bir sağa, bir sola yalpalamakta,
 
Muhalefet, siste kaybolmuş şekilde;
 
Nerede, ne tarafta, nasıl yer alacağını bilememekte, hatta bunun farkındasızlığını yaşamakta,
 
AKP’nin iktidara geliş sürecinin, Ergenekon, Balyoz vb. davaların, FETÖ örgütlenmesinin, bağlantılı darbelerin, bu olayların diğer uzantılarının ve son olarak ekonomik krizin bu esaslar dahilinde gerçekleştiğini yok saymakta, anlamamakta, anlıyorsa da anlatamamakta.
 
Sonuç itibarıyla da Türkiye, bu belirsizlikler ve beceriksizlikler içerisinde bir sis perdesinin altında darmadağın olmakta.
 
Benzer durumlardan bir ulus devlet yaratarak, önemli bir coğrafyada derli toplu sınırlar içerisinde kalmayı başarabilmiş; büyük önder, devlet adamı, asker, diplomat Mustafa Kemal Atatürk hangi akılla süreçleri yönetmişti, tarihsel süreçlerden ders almak anlamında ona bakacak olursak,
 
Bu konudan, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nın “Atatürk Dönemi Dış Politikası” başlıklı makalesinde şu şekilde bahsediliyor:
 
“Atatürk dış politikasında daima gerçekçi davranmıştır. Dinamiktir, gözü pek, ataktır ama maceracı değildir. 1923’te Arifiye’de yaptığı konuşmasında, “Biz kendimizi bilen kimseleriz. Olmayacak isteklerimiz yoktur” demiştir. Sınırlarımızı Misâk-ı Millî ile çizmiş, Pan-İslam, Pan-Türk ve Turancılık akımlarına kapılmamıştır. Dış politika hedeflerimizi ulusal gücümüzle sınırlı tutmuştur. Sadece kendi gücümüze dayanmış ve güvenmiştir. Diyaloglara her zaman açık kalmış, çok iyi bildiği tarihten dersler çıkartarak gelecek için çok doğru öngörülerde bulunmuştur.”
 
Dolayısıyla, Türkiye’nin yolu:
 
Atatürk’ün dış politika ilkelerinin harfiyen yerine getirilmesi,
Batıcılıktan uzak, batı kurumlarının ve akılcılığının, çağdaşlaşmanın ve refah içinde gelişmenin gereği olarak yeniden tesis edilmesi,
AB ile bu temelde ilişkilerin yeniden geliştirilmesi,
Üretime dönük bir eğitim ve istihdam politikası oluşturulması,
Tarımdan enerjiye, kaynak kullanımının maksimize edilmesi,
Siyasi ve ekonomik bağımlılıkların, kimlikli bir duruşla karşılıklı çıkar temeline oturtulması,
Emperyalizme karşı, kaçınılmaz işbirlikleri yaparken, eş zamanlı olarak, gerektiğinde direnebilecek; siyasi, ekonomik, askeri gücü üretmesi olmalıdır.
 
Türkiye’nin geleceğine damga vuracak siyasal liderlikler bu konuda strateji geliştirebilecek, politika üretebilecek yapılardan çıkacaktır, çıkmalıdır.
 
Aksi, Türkiye’nin felaketidir.
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.