22.09.2018

ERDOĞAN-PUTİN-RUHANİ ZİRVESİ; BATI’YA NİSPET ORTAKLIĞI

Özellikle Türkiye’de iç ve dış politikada yapılan hamleler, alınan kararlar, tehdit değerlendirmesi, diğer ülkelerle ilgili ilişkilerde değerlendirmelerde Türkiye’nin yaptıkları söz konusu olduğundan fazla önem, kritiklik ve başarı atfedilmekte, karşıdakiler söz konusu olduğunda da olduğundan çok düşük derecede önemsizlik, başarısızlık atfedilmektedir. Bu da olayların objektif değerlendirilmesini engellemekte, hataların üstünü örtmekte, karşı tarafın hamlelerinin kavranmasını zorlaştırmaktadır.
Bunun son örneği üçlü zirve. Ankara’da yapılan Astana/Soçi süreci kapsamındaki üçlü liderler zirvesi her üç ülkenin medyasında, akredite yorumcu ve uzmanlarınca büyük başarı olarak sunuluyor ve yeni bir ittifaktan bahsediliyor. Peki gerçekten öyle mi?

Görüntü var ses yok

Üçlü zirve “görüntü var ses yok” formatına dönüşme eğilimindedir.   Çünkü üç liderin bir araya gelip poz vermesi ABD’ye Batı’ya mesaj olarak öne çıkarılıyor, zirvedeki görüşmelere yapılan ortak deklarasyona bakıyorsunuz, ayrılıkları görüyorsunuz.
2016’da Astana’da başlayan üçlü işbirliği Kasım 2017’deki Soçi zirvesiyle yeni bir safhaya geçti. Çatışmasızlık bölgeleri uygulamasıyla sahada somut etki gösteren üçlü işbirliği Soçi zirvesiyle aslında Soçi sürecine dönüşmüş ve yeni Suriye anayasası hazırlama komitesi kurulması kararıyla da siyasi sahnede de rol alma hamlesi yapmıştır. Anayasa hazırlık komitesinin BM Suriye özel temsilcisine bağlı olarak tesis edilmesi, onun da Cenevre sürecinin altına sokulması nedeniyle bu anlamda somut gelişmeler yaşanamamıştır. Çünkü esas itibariyle Cenevre süreci Batı’nın kontrolünde ve BM kararlarına dayanan bir süreç iken, Batı’nın gereksiz, başarısız gördüğü Astan/Soçi sürecinin öne çıkmasını engellemek istedikleri aşikar.
Hal böyle olunca bu anlamda tıkanıklık sürüyor ve Rusya-Türkiye-İran üçlüsünün Suriye’de sonuç alıcı hamleler yapması mümkün olmuyor. Dolayısıyla terörle mücadele temelli başlayan işbirliğinde terör örgütleri üzerinde anlaşamayan bu üçlü işbirliğinin somut ortaklıklara ittifaka dönüşmesi pek mümkün değil.

Üç Güç, Üç Farklı Hedef ve Gündem

Üçlü son dönemde oldukça sık görüşüyor ancak bu sonuç alınıyor anlamına gelmiyor. Batı ile sorunlu bu üç devlet bir araya gelerek Suriye özelindeki bazı problemleri dondurma, parçalara ayırma, al-ver gibi yollarla sınırlı ölçüde çözme yönünde ilerleme kaydedebildiklerini gösterdiler. Ancak farklı hedef ve gündemler bunun daha da ileri gitmesinin önünde büyük engel gibi duruyor.
Üç ayrı güç üç ayrı gündem ve hedefle süreci sürdürüyorlar. Suriye’nin toprak bütünlüğü gibi ortak bir hedef ifade edilse de bunu kapsamının ve içeriğinin ne olduğu konunda fikir birliği yoktur. Suriye bağlamında İran-Rusya ikilisi daha yakın gözükürken, İran Şam yönetiminin tam arkasında pozisyon alıyor ancak Rusya tarafların çıkarlarını ve kendi çıkarlarını asgari müştereklerde buluşturan hem üstten süreci monite eden hem de aracı bir pozisyonda. Türkiye ise özellikle terör örgütü PKK/PYD/YPG bağlamında bu üçlü mekanizmada bile yalnız konumda.
Türkiye’nin önce Tel Rıfat sonra Menbic konusunda Rusya ve İran’dan destek alamadığı görüldü. Pazarlıkların devam edeceği anlaşılmaktadır. Reuters haber ajansının İran devlet televizyonuna atfen geçtiği haberde Ankara’daki görüşmelerde Ruhani Türk tarafından Türkiye’nin Afrin’i  Şam yönetimine devretmesini istediği belirtiliyor. Bu haber bile üçlünün arasındaki ilişkilerdeki karşılıklı güven durumu hakkında net bilgi vermektedir.
Zirvede en güçlü irade insani yardımların ulaşılması konusunda ortaya çıkmış gözüküyor. Ancak bu konuda da ortak hareket etme ve hemen harekete geçme iradesi gözükmüyor, neyin nasıl yapılacağı ayrı bir komisyona bırakılmış durumda.

Üçlü zirvenin kazananı Rusya’ya Akkuyu NGS kapsamında askeri üs verilecek mi?

Zirve kapsamındaki Suriye harici konulardaki görüşmeler ve toplantılardan en sonra en karlı ülkenin Rusya olduğu söylenebilir. Zirve için Türkiye’ye gelen Putin zirveden önce Akkuyu nükleer santralinin temelini atarak belki de zirve başlamadan alacağını almış oldu. Suriye’de işbirliği ortamı sağlama ve belli konularda Türkiye’nin önünü açma karşılığında Türkiye’ye silah satışı ve enerji projelerini hayata geçirme bağlamında avantajlı bir konuma elde etmiştir. Türkiye’nin enerji alanında Rusya’ya bağımlılığı daha da artma noktasındadır.
Akkuyu Türk medyasında nükleer çağ, nükleer devrim, nükleer güç gibi ifadelerle verilse de gerçek şu: Akkuyu’nun sahibi Ruslar. Onlar kuracak, işletecek, yönetecek, ürettiği elektriği Türkiye’ye satacak, ömrünü doldurunca Ruslar söküp götürecek(inşallah).  Anlaşmaya göre teknoloji transferi yok. Rusya’da eğitilen Türk öğrenciler bu santralde nasıl görevlendirilecek, sorumlu yetkili pozisyonlarda görev alabilecekler mi büyük soru işareti. Bu aşamada cevabına ilişkin şimdilik yorum yapmadan şu soruyu soralım: En az 20 milyar dolarlık yatırım yapacak ve sonrasında ürettiği elektriğini Türkiye’ye satarak önemli gelir elde etmeyi planlayan Rusya, her şeyiyle sorumlusu ve sahibi olduğu Akkuyu Nükleer Santralinin yakın ve uzak emniyetini/güvenliğini/korumasını nasıl sağlayacak?  Türkiye’ye güvenip onun sağlamasını mı isteyecek yoksa santrale yakın bir yerde bir Rus askeri üssü mü isteyecek? 
Türk-Rus ilişkileri S400 özelinde askeri alanda gelişmekte olan işbirliği mevcut haliyle askeri ihtiyaçları karşılamaktan ziyade Batı’ya karşı hem Türkiye hem de Rusya’nın bir manivelası haline geldiği anlaşılmaktadır. Türkiye Batı’ya “bak bana istediklerimi vermez, söylediklerimi yapmazsanız ben de Rusya ile birlikte hareket ederim” mesajı verirken, Rusya da Türkiye’yi kullanarak Batı ittifakını çatlatma bölmeyi hedeflemekte bunda da başarılı olduğunu düşünmektedir. Bunun için de Batı Türkiye’ye yeni önerilerle geldikçe (örneğin ABD’nin Patriot satış önerisi gibi) Rusya da bir adım ileri gitmekte örneğin S400’lerin teslim tarihini öne çekmektedir.

Tel Rıfat ve Menbic operasyonuna destek yok

İran Türkiye’nin Suriye’ye yönelik her türlü askeri hamlesine karşı dururken, Türkiye’nin Esad’a yönelik tavrını değiştirmesini isterken böyle bir işbirliği içine girmesinin bir sebebi de Türkiye’yi yanında tutarak ABD/İsrail/S.Arabistan eksenin bölgede oluşturmaya çalıştığı İran karşıtı ittifakına girmesini önlemektir.
Zirveden Türkiye’nin muhtemel Tel Rıfat ve Menbic operasyonlarına destek gelmediği gibi aksine İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin zirve görüşmelerinde Türkiye’den Afrin’in kontrolünü devrini istemesi, zirveden yaklaşık bir hafta sonra bugün (09 Nisan) Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türk güçlerinin Afrin'de kalacağını hiçbir zaman söylemediğini ve operasyonun sona ermesinin ardından Türkiye'nin bu bölgenin kontrolünü Suriye hükümetine geri vermesi gerektiğini “ belirten açıklamasının medyaya düşmesi yukarıda açıkladığımız bu üçlünün farklı gündem ve hedeflerle ancak Batı’ya nispet edercesine bir araya geldiğinin son somut işaretidir.
Bütün bunlardan sonra üç ayrı güç ayrı gündemleri olmasına rağmen Batı bu üç ülkeye değişik gerekçelerle baskı yaptırım uygularken Batı’ya nispet edercesine bir araya gelmiş gözüküyorlar. Bu da bu ortaklığın NİSPET ORTAKLIĞI olarak tanımlanmasını nispeten haklı çıkarır. Bu da bu işbirliğinin ya da ortaklığının kırılganlığını ortaya koyar.
Bütün bunlara yani farklı gündem ve hedeflere rağmen ve Batı’ya nispet edercesine oluşturulan bu mekanizmanın yani Astana/Soçi sürecinin Şam ve Bağdat hükümetlerini de içerecek bir işbirliği platformuna dönüştürmekten vazgeçilmemelidir. Bahsettiğimi ülkelerin liderleri belki şu aşamada değişik gerekçelerle bu bölgesel işbirliğine ayak diretse de karşılaşılacak zorluklar ve tehditler bu hatalarından dönmeye mecbur bıraktıracaktır.
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.