16.11.2018

Kriz Allah’a değil halka fatura edilecek

Döviz kurundaki patlamayla başlayan krizin reel sektör ve vatandaş üzerindeki olumsuz etkileri baş gösterdiğinde, kamuoyu, Cumhurbaşkanı ve ilgili bakanlardan sonuç verecek anlamlı bir söylem ve uygulama bekledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve iktidar sözcülerinin açıklamalarına baktıkça henüz etkili bir önlem ve sorumluluğu üstlenen siyasi irade göremiyoruz.

Türk lirasının dolar karşısında yüzde 50’dan fazla değer yitirdiği bir ortamda, Erdoğan’ın krizle ilgili olarak “onların dolara varsa bizim de Allahımız var” , “döviz ne olacak diyorsanız benim cevabım bu da geçer yahu” mealindeki ‘’mücadele söylemi’’ ekonomik aktörler ve vatandaş için kelimenin tek anlamıyla hayal kırıklığı yaratmaktadır.
Türk lirasının hızla değer kaybettiği, akaryakıt ve doğalgazdan başlayarak her ürünün fiyatının hızla arttığı bir kriz ortamında sorunu “imanla” göğüslemek veya “Allah’a havale” etmek sadece hamasetten ibarettir. Hamasetle ne kur düşer, ne dış borç ödenir ne de cari açık kapanır. Ekonomik kriz ekonomik önlemlerle ve bu önlemleri alacak siyasi iradeyle çözülür.
Krizin nedenlerini sadece “dış güçler”,“dış saldırı”, “FETÖ” “Papaz Brunson” gibi gerekçelerle izah etmek, ekonomi disiplinine ve ekonomik gerçeklere uymuyor. Devleti yönetenler krizin sorumluluğundan kaçamazlar. Çünkü onlardan beklenen ülkenin ekonomisini ‘’dış güçlerden’’ ve ‘’dış saldırılardan’’ etkilenmeyecek şekilde yönetebilme becerisi göstermeleridir. Şayet bunu sağlayamıyorlarsa bu onların başarısızlığıdır.

İki temel hata

Kriz öncesi ve sürecince Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı iki temel hata çok açık biçimde gözler önünde duruyor.
Birincisi Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı damadı Berat Albayrak’a bağlaması, ikincisi ise Merkez Bankası’nı serbest bırakmamasıdır.
Birincisi siyasi bir hatadır.
Kırılgan bir yapıya sahip olan ekonomi yönetiminin hem hazine hem maliye ayağıyla birlikte damat Berat Albayrak’a bırakılması, iç ve dış piyasalarda güvensizlik yarattı. Ekonomisini sıcak para ile döndüren bir ülkede siyasi yönetime ve hukuk sistemine güven duyulmadığında yatırımcı kaçar ve gelmez. Bu güvensizlik dolardaki yükseliş için başlangıç vuruşu gibiydi.
Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Orta Vadeli Ekonomik Plan dahil yaptığı açıklamaların hiçbirinin ekonomi ve döviz kuru üzerinde olumlu bir etkisi olmadığı yaşanarak görüldü. Hatta aksine Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bakan Berat Albayrak ne zaman konuşmaya başlasalar, Türk lirası dolar karşısında daha hızla değer kaybetmeye başladı.
Cumhurbaşkanı’nın milli duyguları okşayan, hamaset yüklü konuşmaları da doların yükselişini durdurmaya yetmedi. Çünkü ekonomi hamasetle yönetilecek bir alan değildir.
İkinci büyük hata ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibinin  “faiz” takıntısıdır. Piyasalar, doların yükselişi karşısında Merkez Bankası’nın faizleri artırmasını beklerken siyasi otorite buna izin vermedi. Eğer 24 Temmuz’da Para Politikası Kurulu faizleri gerektiği gibi artırma kararı alsaydı, Türk lirası dolar karşısında bir ay içinde yüzde 50 civarında değer yitirmezdi.

Gerçek nedenler

Ülkemizdeki ekonomik krizin nedenleri saklanamayacak kadar açık.
Türkiye, Ak Parti iktidarı döneminde büyümesini kamu ekonomik kurumlarının özelleştirilmesi ve dışardan alınan borç parayla sağladı. Demir-Çelik Fabrikaları, Tüpraş, Petkim, limanlar, Eti Krom-Alüminyum, Seka, Tekel, Türk Telekom, Borçelik, Yem Fabrikaları, Şeker fabrikaları vs. ilk aklıma gelen özelleştirmeler oluyor. Krizin temel nedeni, verimsiz diye satılan bu birikimlerimiz ve alınan dış borcun döviz getirici ve sürekli istihdam yaratıcı alanlara yatırılmamasıdır. Bu kaynak büyük ölçüde havaalanları, yollar, körüler, su altı geçitleri gibi altyapı yatırımlarına harcandı. Halkın gayet iyi dillendirdiği ifadesiyle “parayı betona gömdü”. Talebi dikkate almayan ölçüsüz konut inşaatları, yollar ve köprüler müteahhitleri zengin ederken, Türk ekonomisini ve hazinesini fakirleşterdi. Bu durum sürdürelemez hale geldi.
Kamunun elindeki ekonomik kuruluşlar bir bir özelleştirilirken, buradan sağlanan kaynak çar-çur edildiği gibi, bu kuruluşları alanlar da Telekom örneğinde olduğu gibi Türk bankalarına kredi borcu takarak, ceplerini doldurup aradan sıyrıldılar.
 
Türkiye’nin dış borcu 466,9 milyar doları buldu. Bu borcun 183,3 milyar doları bir yıl ve daha az vadeli kısa süreli borç niteliğinde olduğu için döviz talebini kamçıladı. Borcun yüzde 83’nün özel sektöre ait olması reel ekonomiyi krize sürükledi ve döviz fiyatlarını patlattı.
Döviz gelirini artırıcı reel sektöre yatırım yapılması yerine betona gömülen kaynak tükenince ekonomi de tıkandı. Türkiye’ye yabancı yatırım ve sıcak para girişi durunca  döviz kurları tutulamaz hale geldi.

Fatura kime?

Siyasi sorumlular işi Allah’a havale ettiler ama fatura Allah’a kesilemeyeceğine göre bu faturayı bir ödeyen olacak.
Faturayı ödeyecek olan vatandaştır,bizleriz.
Elektrikten doğal gaza, etten süte, ekmekten kiraya,  ulaşımdan eğitime, sağlık hizmetlerine, iğneden ipliğe her ürünün fiyatı artacak. Artmaya başladı bile.
Halk bir kez daha enflasyon canavarına pençesine düşecek.
Ey halkım! Zenginliği ve refahı bölüşemedik ama krizi ve sıkıntıyı bölüşmek zorunda kalacağız.  
 
 
 
 
 
 
 
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.