14.12.2017

ZARRAB DAVASI BÖYLE BİTMEZ

ABD’de görülmekte olan Reza Zarrab davası Türkiye’yi sarstı ve ülke gündeminin en üst sırasında yerini aldı.

Zarrab, sanığı olduğu davada, ABD yargısıyla uzlaşarak tanık sandalyesine geçti.

Bir yandan itiraflarda bulunuyor, diğer yandan ABD hükümeti adına Türkiye’yi suçluyor.

Ankara ise bir zamanlar yere göğe sığdıramadığı  "hayırsever iş adamı" Zerrab’ı  “vatan haini”  ilân etmiş durumda. 
Ankara; davayı sadece siyasi yönünden görmek isteyip, hem ABD’ye hem Zarrab’a ateş püskürüyor. İç kamuoyunda da olayı, ABD yargısına sızmış FETÖ etkisinin Türkiye’ ye karşı komplosu olarak tanımlayarak herkesten ‘’Milli’’ bir duruş sergilemesini bekliyor. Öte yandan, Televizyonlarda Türk bayrağının önüne oturtularak ulusa seslendirilen ve Türkiye’nin ihracatına katkıda bulunup, dış ticaret açığını kapattığı için ödül verilen Zarrab’ın itirafları karşısında İstanbul Savcılığı da harekete geçerek mallarına el koydu.

Zarrab davasına, sadece Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın yargılandığı tek bir dava olarak bakmak yanıltıcı olur. Zarrab olayı, içinde birden çok dava barındırıyor. Dava içinden davalar çıkacak bir durum söz konusu.

DAVANIN İKİ YÜZÜ

Zarrab davasının iki yüzü birbirinden ayrı olarak ele alınmalıdır.

Birinci yüz, ABD’nin Türkiye’ye yönelttiği “ambargoyu deldin” iddiasıdır. Diğer yüzü ise Zarrab’ın itiraf ettiği kirli işleri ve rüşvet ilişkileridir.

Birinci yüzü bir siyasal tercihtir. Her bağımsız ülkenin kendi ulusal çıkarlarına göre tercihte bulunması esastır. Bu itibarla Türkiye’nin ABD’nin ülke olarak koyduğu ambargoya uymaması, özellikle de insani boyutu itibariyle uymaması en doğal hakkıdır. Türkiye, Birleşmiş Milletler’in koyduğu ambargoya uymuştur. Öte yandan BM ambargosunu  Güvenlik Konseyi’nde daimi üye olan ülkelerin bile deldikleri biliniyor. Bu nedenle davanın dış politik yönüyle Türkiye’yi mahkum etmek mümkün değildir.

Davanın ikinci yüzü olan  iç politik yönü ise farklıdır. Zarrab’ın itirafları Türkiye’nin iç politik yaşamını ve yargısını etkileyecek boyuttadır.

ABD mahkemesinin Hakan Atilla’yı mahkum etmesiyle veya bir Türk bankasına ceza kesmesiyle Zarrab davası bitmez, bitmemelidir.

DAVANIN İÇ POLİTİK BOYUTU

Zarrab, Türkiye’de de yargı konusu olan ancak kapatılan rüşvet ilişkilerine ait iddialarını bütün açıklığıyla anlattı ve bu konuda ABD mahkemesine belgeler de sundu.
Bu rüşvet iddiaları Türkiye’de gündeme geldiğinde dört bakanın istifasıyla sonuçlanmıştı. Ancak yargı aşamasında kapatılarak, ayakkabı kutularında bulunan rüşvet paraları faiziyle birlikte Zarrab’a ve diğer tutuklulara geri verilmişti. Üstelik rüşvet paralarına verilen faiz, hazineden yani  bu milletin vergilerinden ödendi.

İşte bu boyutu itibariyle, bu dava ABD’de bitse bile Türkiye’de  bitmez ve bitmemesi gerekir.

Davanın elbette iç politik yansımaları olacaktır. Dört bakandan üçünün Zarrab olayıyla ilişkili olarak devrede oldukları, kendileri ve yakınları üzerinden rüşvet aldıkları iddiası bizzat rüşveti verdiğini söyleyen Zarrab tarafından iddia edildiğine göre, siyasal alanda muhalefet bu konuyu gündemde tutacak ve hesap sorulmasını isteyecektir. Meclis’te ve yargıda kapatılan dosyaların yeniden açılması talebinde bulanacak ve bu konuyu sürekli işleyecektir. Nitekim, şimdiden ana muhalefet partisi bu talebini dillendirmeye başlamıştır.

HUKUKİ BOYUT

Olaya hukuki açıdan bakıldığında da kapatılan Zarrab ve üç bakanın yakınlarıyla ilgili hukuki süreç yeniden başlatılmalıdır. Hukukta, kesin hükme bağlanmış olsa bile eğer sonucu etkileyecek nitelikte yeni deliller ortaya çıkarsa, yeniden yargılama yolu açılır.

Zarrab’ın belgeleriyle birlikte ortaya koyduğu rüşvet iddiası Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Egemen Bağış için yeniden yargılama yolunu açmalı ve bu üç isim yargılanmalıdır.

YARGININ SİYASALLAŞMASI

Türkiye’nin en önemli sorunu yargının siyasallaşması ve kendisine duyulan güvenin azalmasıdır.

17-25 Aralık sürecinde birçok anayasal kurum gibi yargınında FETÖ etkisinde olduğunu biliyoruz. Zarrab ve rüşvet verdiğini öne sürdüğü üç bakan ve yakınlarıyla ilgili davaları, FETÖ’ye bağlı emniyet ve yargı mensuplarının yürüttüğü de biliniyor.  O dönem yargının FETÖ eliyle siyasallaştığı bir dönemdi. Bu dava üzerinden iktidar değişikliğini amaçladıkları da artık sır değil.

Yargının FETÖ tarafından kendi aleyhine kullanıldığını 17-25 Aralık sürecinde farkeden iktidar, hemen harekete geçerek FETÖ’cü polis, savcı ve yargıçları görevden aldı.  Bunların bazıları halen yargılanıyor, bazıları yurt dışına kaçtı.

FETÖ’cülerin yerine atanan polis, savcı ve yargıçlar ise Zarrab ve bakanların yakınlarını aklayarak dosyayı kapattılar. Yargı bu kez de iktidar yanlısı olarak siyasallaşmış oldu.

Temel hata, FETÖ’cülerden sonra göreve gelen savcı ve yargıçların siyasallaşmayı reddedip, Zarrab ile rüşvet aldığı öne sürülen bakan ve yakınlarını hukuka uygun şekilde yargılamamış olmalarıdır.  Neredeyse Zarrab’tan “özür dileyecek” bir şekilde soruşturmanın kapatılması, rüşvet paraları olduğu bugün daha iyi anlaşılan paraları faiziyle geri verip bavullarla adliyeden çıkarmaları, ancak hukukun katli olarak nitelendirilebilir. Zarrab ve bakanların yakınlarıyla ilgili davanın FETÖ’cüler tarfından hükümeti devirmek için kullanılmak istenmesi;  Zarrab, bakanlar ve yakınlarının aklanması sonucu doğurmamalıydı.

Bakanların yargılanması için TBMM’de yapılan oylamada kendilerini aklayan siyasiler ve FETÖ’cülerden  sonra göreve gelen yargı mensupları hukukun gereğini yapmış olsalardı, bugün New York’ta bir Zarrab davası ve itibarı hırpalanmış bir Türkiye olmazdı.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
Alişia1 hafta önce
çocuklukta aile tarafından verilen terbiyelerden biride yalan söylememek üzerinedir. çünkü yalana başlayınca sonu gelmez yalanı yalan izler. tarafların yaşlarına baktığımızda hepimize geçmiş olsun.